Sayfalar

Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2011 Pazartesi

Dünyanın en pahalı tablosu - Picasso'dan Yeşil Yapraklar ve Büst


Ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso Picasso'nun 1932 yılında Normandy'de resmettiği 'Nude, Green Leaves and Bust/ Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst' tablosu, Tate Modern Sanat Merkezi'nde sergileniyor. 'Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst' dünyanın en pahalı tablosu kabul ediliyor.
Picasso'nun bu eseri, metresi Marie -Therese Walter'den ilham alarak yaptığı biliniyor. Eser, geçen yıl New York'ta düzenlenen bir müzayedede 106,5 milyon dolara, yani yaklaşık 170 milyon Türk lirasına alıcı bulmuş, ancak bu rekor fiyatı ödeyen kişinin kimliği açıklanmamıştı.
"Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst", bir müzayedede bugüne dek satılan en pahalı eser, aynı zamanda Picasso'nun savaş döneminde ürettiği eserler dizisinin de bir parçası. 


Tate Modern Sanat Merkezi'nin direktörü Nicholas Serota, bunun Picasso'nun en gözalıcı eserlerinden biri olduğunu ve sanatçının savaş dönemindeki en büyük başarıları arasında kabul edildiğini söyledi.
Serota, "sahibinin cömertliği sayesinde, bu eseri İngiliz halkının beğenisine sunabildiğimiz için mutluyum" diye konuştu.
Sahibinden ödünç alınarak sergilenen eseri hırsızlardan korumak için galeride ne gibi önlemler alındığı ise açıklanmadı.
Tate Britain sanat merkezinde de gelecek yıl bir Picasso sergisinin açılması planlanıyor.
Pablo Picasso, Fransız model Marie Therese Walter ile ilk kez 1927 yılında tanışmıştı; Walter daha sonra Picasso'nun metresi oldu.
Walter, Picasso'dan dört yıl sonra, 1977 yılında öldü.






17 Şubat 2011 Perşembe

Goya Ödüllerinde (Pa Negre)Kara Ekmek zirveyi tam 9 dalda birden gördü

İspanya'da verilen Goya Ödülleri'nde "Kara Ekmek" isimli film, "En İyi Film" ve "En İyi Yönetmen" dahil 9 ödül birden aldı. Javier Bardem, "Biutiful" filmindeki rolüyle "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü aldı. 
İspanya ulusal sinemasının en prestijli ödülü olan Goya Ödülleri’nde “Kara Ekmek” isimli film, “En İyi Film” ve “En İyi Yönetmen” dahil 9 ödül birden aldı. Oyuncu Javier Bardem, “Biutiful” filmindeki rolüyle “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü aldı

İspanya'nın başkenti Madrid'deki Kraliyet Tiyatro Salonu'nda düzenlenen törende, 14 dalda Goya ödüllerine aday olan yönetmen Agusti Villaronga'nın "Pa Negre” (Kara Ekmek) isimli filmi, 9 ödülü almayı başardı.

Yönetmen Alejandro Gonzalez İnarritu'nun "Biutiful" adlı filmindeki rolüyle Oscar adayları arasında yer alan Javier Bardem ise En İyi Erkek Oyuncu olarak Goya ödülünü kazandı.

Bardem, ödülünü eşi Penelope Cruz ve "Her sabah güler yüzü ve kalbiyle beni uyandıran" dediği yeni doğan çocuğuna adadı. Bu yıl Goya Onur Ödülü de 75 yaşındaki İspanyol yönetmen ve senarist Mario Camus'a verildi.

Bu arada kurum içinde yaşanan polemiklerden dolayı önceden beklendiği şekilde törenden önce istifasını sunan İspanya Sinema Akademisi Başkanı Alex de la İglesia da yaptığı konuşmasında, "İnternetten gelecek değil, şimdi. Ve ondan korkmuyoruz. İnternet, bizim sinemamızın kurtarıcısı" diyerek, internet üzerinden yasadışı film indirmeye karşı gerekli yasal önlemlerin alınması çağrısında bulundu.

'JİMMY JUMP' BU KEZ GOYA'YA ATLADI

Öte yandan Goya ödül töreninin en ilginç anlarından biri, “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü verileceği sırada sahneye atlayan "Jimmy Jump" lakaplı Barcelonalı Jaume Marquet Coto'nun tüm davetlilerin önünde konuşması oldu.

Uluslararası birçok spor organizasyonunda ve geçtiğimiz yıl Eurovision'da olduğu gibi bazı kültürel etkinliklerde tüm güvenliği atlatarak kendini göstermeyi başaran Jimmy Jump, televizyondan canlı verilen Goya ödülleri sırasında da kameralara gözüktü. Çok kısa bir süre ekranda kalan ve "Bir dakika lütfen, buraya gelmek çok zor oldu. Bunu sadece ben ve zıplayanlar bilir. Bu Goya'yı zıplayanlara adıyorum" diyen Jimmy Jump, bir güvenlik görevlisinin yaklaşmasıyla sakin bir şekilde sahneden çıkartıldı.

2004 Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde, 2004'te Montemelo'daki Formula 1 yarışında, 2005'te Real Madrid-Barcelona maçında, 2007'de Şampiyonlar Ligi finalinde, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda Türkiye ile Almanya arasında oynanan yarı final maçında ve 2009'da Fransa Roland Garros tenis turnuvası gibi birçok etkinlikte kendini sahaya veya sahneye atan Jimmy Jump, son olarak Eurovision'daki olayından dolayı 1880 Euro para cezası almıştı.

25. Goya ödülleri şu şekilde dağıtıldı:

En iyi film: Pa Negre En iyi yönetmen: Agusti Villaronga (Pa Negre)
En iyi erkek oyuncu: Javier Bardem (Biutiful)
En iyi kadın oyuncu: Nora Navas (Pa Negre)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Karra Elejalde (Tambien la lluvia)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Laia Marull (Pa Negre)
En iyi Avrupa filmi: Yönetmen Tom Hooper'ın The King's Speech (Zoraki Kral)
En iyi Latin Amerika filmi: Yönetmen Matias Bize'nin La vida de los peces (Şili)
En iyi orijinal senaryo: Chris Sparling (Enterrado)
En iyi uyarlama senaryo: Agusti Villaronga (Pa Negre)
En iyi ilk yönetmenlik denemesi: David Pinillos (Bon appetit) 


2 Ekim 2010 Cumartesi

Vicente Aranda,İspanyol Sinemasının Emektar Yönetmeni

İspanyol sinemasının emektar yönetmenkerinden Vicente Aranda, ülkemizde nedense hak ettiği ölçüde tanınmayan bir sinemacı. Örneğin, Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülüne aday gösterilen Çıplak Bakış ( La Mirada Del Otro, 1988) anavatanı dışında vizyona girdiği birkaç ülkeden biri Türkiye olmasına karşın- ülkemizde "standart"yaz sezonu soft-porno Avrupa filmleridnen biri zannediği için midir nedir kadri bilinmemiş pek dikkat çekmemişti. Öte yandan yönetmenin en yeni filmi Çıldırtan Aşk (Juana la loco, 2001) ise vizyona girmeden önce İstanbul Film Festivali'nde gösterilmişti. Aranda, Juana La Loco ile de İspanyol oscarı sayılan Goya ödüllerine "en iyi yönetmen" dalında aday gösterilmiş ancak bu yıl Goyalarda parsayı Alejandro Amenabar'ın Hollywood yapımı Diğerleri (Others, 2001) filmi toplayınca İspanyol sinemasının Hollywood'un tahakkümü altına girdiğini savunarak ödül törenini boykot etmişti. Amenabar gibi genç yetenekleri transfer etmekte atik davranan Hollywood'a bu emektar İspanyol yönetmen hiç sıcak bakmıyor ve "özel efektlerin baskın olduğu günümüz sinema ortamında Çehov tarzı tarzı birşeyler yapmak isteyen sinemacıların Amerika'dan ziyade Avrupa'dan çıktığını söylüyor. Ancak şu anda henüz Avrupa sineması diye bir olgudan söz edilemeyeceğini de ekliyor: "Avrupa Birliği, kalpsiz ve ruhsuz bir ticaret ortamından ibaret olduğu sürece böyle bir sinemanın doğmasına katkı yapamaz; Avrupa Birliği'nin bir ruhu olduğu zaman ortak bir sineması da doğacaktır."
1926 Barcelona doğumlu Aranda, gençliğinde yedi yıl Venezuela'da yaşadıktan sonra 1956'da anavatanına dönmüş ve ünlü İsopanyol yazar Juan Goytisolo'nun Franco rejimi tarafından uzun süre yasaklanan belgesel seyahat romanı Campos de Nijar için çektiği fotoğraflarla ilk kez adını duyurmuş. Aranda 1956'te başlayan sinema yönetmenliği kariyerindeki filmlerinde kendine özgü çok belirgin bir tarz oluşturmayı başararak klasik anlamda "auteur" sıfatını kazanmış durumda. Bir İspanyol sinema yazarı Aranda için, "çok az sinemacı aşk ve ölüm arasında ihtiras dolayımıyla tesis edilen ilişkiyi onun gibi son raddeye kadar tasvir edebilmiştir" diyor. Ancak bu tespiti birkaç adım öteye götürmek gerekiyor. Aranda'nın filmlerinin ortak teması, bireylerin özgürlüğe doğru kendilerini burmaları uğruna verdikleri mücadelelerin genelde trajik sonuçları üzerine yoğunlaşıyor. Ve daha da ilginci bu bireyler genellikle kadın, hatta sıkça lezbiyen veya Cinsiyet Değişimi (cambio de sexo, 1977) filminde olduğu gibi kadın olmak isteyen bir erkek.


















Aranda'nın ilk filmlerinden korku/gerilim tarzındanki Zalimler (Las Crueles, 1969) bir Lezbiyen intikam öyküsünü anlatıyor. Ardından gelen Kanlı Gelin ( La novia ensangrentada, 1972) ise sıradışı bir lezbiyen vampir filmidir. Avrupa korku sinemasının kült ürünlerinden olan bu filmde, lezbiyen vampirin gözünü diktiği taze gelinin kocası, şiddet düşkünü hoyrat bir adam olarak tasvir ediliyor ve örneğin aynı dönemin İngiliz hammer stüdyosu yapımı dişi-vampir filmleri "lanet olasıca" vampirlerin yok edilip karı-kocanın "ideal beraberliğinin yeniden tesisi şeklinde mutlu son'larla biterken, Aranda'nın filminde dişi vampir ve genç kadın, aynı tabutta sarmaş dolaş yatarak erkeğin kurşunlarına birlikte hedef oluyorlar. Cinsiyet Değişimi'ndeyse içindeki kadınsı duyguları dışarı vuran genç bir erkeğin babası tarafından bir fahişeyle yatmaya zorlanması üzerine evini terk etmesiyle başlayan serüveni konu ediliyor. 1980'lerde üç kez Goya, ( bir kez de Cannes Altın Palmiye) ödüllerine aday gösterilen Aranda sonunda 1992'de Aşıklar ( Amantes ) filmiyle "en iyi yönetmen" dalında "Goya" ödülünü kazanacaktı. 1994'te ülkemizde de gösterilen bu filmin konusu üçlü bir ilişki üzerineydi. Türkiye'de çekilen "Türk Tutkusu" (La Passion Turco, 1994) bir İstanbul sehayati sırasında Türk rehberine aşık olup evini bırakarak yedi tepeli şehrimize yerleşen bir İspanyol kadının yaşadığı hayal kırıklığı ve hüsran üzerineydi. Film Kadın adamı hadım ettikten sonra Galata köprüsü'nde tek başına dolaşmasıyla bitiyordu. Ülkemizde vcdleri bulunan Özgürlük ( Libertarias, 1996) ise İspanya İç Savaşı sırasında kadın anarşistlerin, erkek yoldaşları tarafından kendilerine cephede silah verilmeyip çamaşır, bulaşık işlerine koşulmalarına isyanlarını anlatır. Aranda, insanlığın kadın yarısının, erkek egemenliğinin belirlediği sosyo-kültürel ilişkiler yumağının demir kıskacına karşı direnişini anlatıyor ısrarla, tekrar tekrar.
 






İspanya İç Savaşında Halkın Dilindeki Mars A Las Barricadas !






















 İspanya İç Savaşında önemli bir yer edinen A Las Barricadas'ın orjinal sözlerini ve İngilizce Tercümesini yayınlıyoruz





A las barricadas [To the Barricades]

Negras tormentas agitan los aires
nubes oscuras nos impiden ver
Aunque nos espere el dolor y la muerte
contra el enemigo nos llama el deber.

El bien más preciado
es la libertad
hay que defenderla
con fe y con valor.

Alza la bandera revolucionaria
que llevará al pueblo a la emancipación
Alza la bandera revolucionaria
que llevará al pueblo a la emancipación
En pie el pueblo obrero a la batalla
hay que derrocar a la reacción

¡A las Barricadas! ¡A las Barricadas!
por el triunfo de la Confederación.
¡A las Barricadas! ¡A las Barricadas!
por el triunfo de la Confederación.






"A Las Barricadas" (ENGLISH):

Black storms shake the sky
Dark clouds blind us
Although death and pain await us
Duty calls us against the enemy

The most precious good
is freedom
And we have to defend it
With courage and faith

Raise the revolutionary flag
Which carries the people to emancipation
Raise the revolutionary flag
Which carries the people to emancipation
Working people march onwards to the battle
We have to smash the [right-wing] Reaction.

To the Barricades! To the Barricades!
For the triumph of the Confederation
To the Barricades! To the Barricades!
For the triumph of the Confederation.
por el triunfo de la Confederación!
For the triumph of the Confederation!

¡A las barricadas, a las barricadas,
To the barricades, to the barricades!

por el triunfo de la Confederación!
For the triumph of the Confederation!


Diego Velázquez tarafından 1656 yılında yapılmış olan “Les Meninas” (Resim 1) adlı eserin Michel Foucault tarafından değerlendirmesinde önemli vurgularla karşılaşıyoruz. Gerek Foucault’nun kurgusundan, gerekse de tablonun kendi anlamından olsun bir farklılığı olduğunu anlıyoruz. Peki nedir bu tabloyu bu kadar anlamlı kılan?










Foucault, bir anda tabloyu anlatarak yazısına başlıyor. Biraz soyut bir şekilde, ama tablonun içine girerek bize kendi gördüklerini sunuyor. Bu anlatımda, benim için en düşündürücü kısmı, resmin içinde kendimin de yer aldığını düşünmem oluyor. Gözlemci olarak ben, sürekli model ile yer değiştiriyorum. Devamlı olarak resmin içine çekiliyorum. “… ressamın resmin dışında onunla karşı-karşıya olan boşluğa yönelik bakışı, gözlemci sayısı kadar modeli de kabul eder; bu çok kesin ama nötr yerde, gözlemleyen ile gözlemlenen, aralıksız bir değiştokuşla (exchange) yer alırlar.” diye belirtiyor Foucault [1]. Perspektifin kaçış noktasıyla alakalı olarak, ressamın gözleri hep gözlemciyi (beni) yakalıyor. Aynadakiler olmasa da bize bakıyor (Resim 2). Bu da, resimdeki klasik bir unsur.

Baştaki bu tutumu yazının ikinci bölümünde tepetaklak düşüyor sanki. Bir anda, tabloda yer alan karakterlerin kim olduğunu çok net bir şekilde bize açıklıyor. Bunu bilmek zihnimde bir rahatlıkla beraber bir sınır oluşturuyor. Bunu bilerek yapan Foucault, aslında bir şeyin ötekine tercüme edilemediğini göstermeye çalışıyor. Dil görme ile görme de dille anlatılabilir mi diye bakıyor. Bu durumda, resmi daha parlak yapmak için nasıl bir yöntem ile konuşalım? “Resim, belki de, çok geniş olduğundan her zaman aşırı titiz ve tekrarlı olan bu gri ve anonim dil aracılığıyla azar azar saçacak parıltılarını. İşte bu yüzden, o aynanın derinliklerinde kimlerin yansıtıldığını bilmediğimizi varsayarak o yansıyı kendi terimleriyle ele almalıyız.” diyor Foucault [2] ve buradan yazısına devam ederken bu resmin kendi terimleri ile vurguluyor anlatmak istediklerini.

17.yüzyılın ortalarında yapılmış bu resmin neyi resmettiği (temsil ettiği) önemli bir durum oluyor. Ressam burada kendi resmetmesini resmediyor. Bu andaki hikaye, resimdeki karakterlerin duruşları ve bakışları, ressamın resmetme araçlarının varlığı, ışığın gelişi ile şekilleniyor. Hepsi de “temsil” etmeye hizmet ediyor. Burada önemli olan resmin içindeki Infanta Margarita, Donya Maria Agustina Sarmiente, IV.Philip ile karısı Mariana değil. Bir kompozisyon ve mekan var, evet. Fakat bu an, resmetmeyi gösteren herhangi bir an. Bu resme dair olan kısmı ise, ressamı da o çerçeve içersinde tabloyu yaparken görmemiz. Michel Foucault bunu özellikle son paragrafta [3] belirtiyor: “Gerçekten de burada resmetme, tüm öğeleriyle kendini resmetmeye girişiyor [...] kendi temeli olan şeyin zorunlu yokoluşu [...] böylece kendini engelleyen ilişkiden nihayet kurtulan resmetme, kendini katıksız şekliyle resmetme olarak sunabilmektedir.”

Temsil etmek derken, bildiğimiz bir şey var ki temsilini gördüğümüzde aslında onun ne olduğunu anlıyoruz. Zihnimiz böyle bir çağrışım yaptırıyor bize. Resmetmek biliniyor. Bu bilindiği için, “Les Meninas”ın onun resmi olduğunu anlıyoruz. Ya da bir kişi resmediliyor. Onu bildiğimiz için temsilini anlıyoruz. Picasso’nun “Les Meninas”ına baktığımızda bunun da başka bir temsil olduğunu görüyoruz (Resim 3). Bunu kendim de basit bir şekilde deniyorum. Resim 4,5’ e baktığımızda, onun aslında “Les Meninas”ın gayet amatörce bir temsili olduğunu anlayabiliyoruz, çünkü onun gerçeğinin “Les Meninas” olduğunu biliyoruz. Bilmeseydik, o zaman bize hiçbir şey ifade etmezdi. Artık biliyorum ve bilincimin bir yerinde bu hep bilinen bir şey olacak. Bir şeyi bilmeden, herhangi bir şeyin onun temsili olduğunu anlamamız ne kadar mümkündür? Kesin olan şey temsilin hep sürüyor olduğu.

Temsil etmek modern toplumun hep birlikte yaşadığı bir şey haline geliyor. Bu resim kurulan yeni (modern) dünyanın önemli bir işareti oluyor. Resmetmek, resmin odağı oluyor. Bu açıdan önemli bir noktada yer alıyor. Sanatın temsil ettikleri de değişmeye başlıyor. Kısaca, sanatın nesnesinden kopmaya başladığını gösteren ilk örneklerden oluyor Les Meninas.

Sanatın tanımında ve içeriğinde bu değişim yaşanıyor. Artık sanat, İncil’in insanlara anlatılmasının ya da birinin portresi/heykeli olmasının ötesine geçiyor. Ruhun bedenden yükselmesi gibi bir konuma geliyor. Hem o anın oluşumunun içinde olarak, hem de belli bir mesafeden bakarak oluşmaya başlıyor. Bakarken gördüğümüzün arka planında olan biten meydana çıkıyor. Bedenin içinde yer alan duygu, düşünce boyutu ve bunun yansımasının yollarına bakılmaya başlanıyor. Sanat, tüm bu hareketlilik doğrultusunda da sürekli bir gelişimin içinde kendisini tekrar tekrar yenileyerek oluşturuyor.


Prof.Dr. İhsan Bilgin yürütücülüğündeki Theory and Criticism dersi okumaları kapsamında yapılan yorum.

Notlar:

[1] Tan (Aylık düşün/yazın seçkisi). Michel Foucault Özel Sayısı. Sayı 3-4.Temmuz-Ağustos 1982, 58.

[2] Tan (Aylık düşün/yazın seçkisi). Michel Foucault Özel Sayısı. Sayı 3-4.Temmuz-Ağustos 1982, 63.

[3] Tan (Aylık düşün/yazın seçkisi). Michel Foucault Özel Sayısı. Sayı 3-4.Temmuz-Ağustos 1982, 69.



İspanya İç Savaşına İlişkin Carlos Iglesias'tan Yeni Bir Film

İspanya sinemasının Franco dönemiyle hesaplaşması devam ediyor. Yıllar boyunca herkesin unutmak istediği ve ispanyol sinemasında bir tabu muamelesi görerek üstü örtülen dönem, artık çok muhalif tavırlarıyla tanınmayan isimlerin bile ilgi odağı haline geldi.

Oyuncu-Yönetmen Carlos Iglesias, konuyu çok farklı bir şekil ve bölgede ele almaya karar vermiş. 1930′lu yıllarda faşizm ve iç savaş nedeniyle yerlebir olan İspanya’da yetim çocukların bir bölümü daha iyi yaşam şartları ve eğitim için Sovyetler Birliği’ne götürüldü. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı ve Franco dönemi araya girdiği için asla ülkelerine geri dönemeyen bu çocukların hayatlarını ekimden bu yana filme alan Iglesias filmin ismini ise “Ispansi” (rusça ispanyol demek) koymuş. Olayları ve çocukların yaşamını onlara eşlik eden katolik bir hemşire ve sosyalist bir öğretmenin gözünden anlatacak olan Iglesias, kuşkusuz 2010′un en ilgi çekici filmlerinden birine imza atacak. Iglesias sosyalist öğretmeni kendi oynuyor.


Ünlü İspanyol şair Federico Garcia Lorca'nın bir şiiri

Roma'ya Doğru Haykırış


(Chrysler Building'in üst katından)


Binalar binalar usulca yaralanmış
Güneşten kılıçlarla inceden
Mercan bir elle çekiştirilip örselenmiş bulutlar,
Alevden bir çekirdeğin ağırlığını tadan bir elle,
Camgözleri andıran arsenik balıkları
Camgöz balıkları, gözyaşı damlacıkları gibi, bir artışı
kökleştirmek için,
Ve yaralayan güller,
Kan borularına oturmuş iğneler
Düşman dünyalar ve şiirle örtük aşklar
Hepsi de üstüne yıkılacak senin hepsi de, büyük
kubbenin üstüne
Görüyorum -bir adam göz kamaştırıcı bir güvercinin
üstüne işiyor-
Binlerce çanla çevrili kubbe.


Çünkü hiç kimse kalmadı ekmeği, şarabı bölüşecek
Hiç kimse ölümün ağzında ot yetiştirecek
Hiç kimse dinlenmenin dokusunu liflerine ayıracak
Hiç kimse fillerin yaralarına gözyaşı dökecek
Sadece bir milyon demirci vardı sadece
Geleceğin çocukları için zincirler döğen
Bir milyon marangoz
Haçsız tabutlar çakan
Ve sadece bir yas kalabalığı
Baloya az kala düğmelerini çözen,
Diyorum, güvercini aşağılayan o adam konuşmalıdır
Sütunların arasında çırılçıplak haykırmalıdır
Cüzamına eğilmek için bir böcek olmalı
Ve öyle korkunç ağlamalıdır ki
Gözyaşlarının
Yüzükleri ve elmas telefonları sıyrılıp gitmelidir.


Ama işte o beyazlara bürünmüş adam
Bilmiyor başakta saklanan gizi
Bilmiyor iki canlı bir kadının iniltisini
Bilmiyor ki İsa bugün de su verebilir
Bilmiyor ki şu gümüş parçası hesapsız öpüşleri
yakmakta
Sülünün aptal gagasına koymaktadır kuzunun kanını


Öğretmenler çocuklara
Dağdan kopan olağanüstü bir ışık gösteriyor
Ama çıka çıka bundan bir lağım çıkıyor sonunda
Ortasında koleranın karanlık perileri bağrışıyor
Öğretmen sofuca tütsülü iri kubbeleri gösteriyor


Ama heykellerin altında aşk yok


Aşk yok kesin billurdan gözlerin altında
Aşk açlığın hırpaladığı vücutlarda duruyor
Sel baskınına karşı koyan ufak barınakta;
Aşk açlık yılanlarının birbirini yediği hendeklerde
duruyor
Martı ölülerini sallayan hüzünlü denizde
Ve yastığın altına gömülmüş kapkaranlık öpüşte
duruyor.
Ama saydam elli ihtiyar
Aşk, diyecek, aşk, aşk,
Milyonlarca can çekişmesi içinde:
Aşk, diyecek, aşk, aşk,
Sevecenliğin titrek kumaşı içinde;
Barış, diyecek, barış, barış,
Bıçak ürpertileri ve dinamit yığınları arasında
Aşk, diyecek, aşk, aşk,
Dudakları bir gümüşe dönüşene kadar
Bunları diyecek.


Yine de yine de ah yine de
Tükrük hokkalarını kaldırmakla görevli zenciler,
Başöğretmenin soluk dehşeti altında tir tir çocuklar,
Maden kuyularında gazla zehirlenmiş kadınlar
Yaşamalarını çekice, kemana, buluta bağlamış
kalabalıklar
Kafalarını duvara vurur gibi bağıracaklar
Bağıracaklar kubbelerden başları dönmüş
Bağıracaklar ateşten başları dönmüş
Kardan başları dönmüş
Başları pisliğe bulanmış
Bağıracaklar toplanmış bütün geceler gibi
Kentler küçük kızlar gibi titreyene kadar
Öyle korkunç bir sesle bağıracaklar.


Ve müziğin, yağın mapusanelerini yerle bir ediyor,
Her sabah ekmeğimizi yeniden istediğimiz için
Alıç çiçeğimizi ve tanelenmiş sürekli sevecenliğimizi
Meyvelerini herkese sunan dünyanın
Gerçekleşsin diye isteği.


Federico Garcia Lorca


(Türkçesi: Cemal Süreya)